web analytics

Son yıllarda gerçekten inanılmaz yapıtlarını gördüğümüz belgeselin tam olarak tanımını yapmak epey zordur. Belgesel, belirli bir kurguya dayanılarak ortaya çıkarılan belgeler ya da gerçeği gözler önüne sermek için kullanılabilir.

Belgesel terimine, başlangıcından itibaren çeşitli tanımlar atfedilmeye başlanmıştır. Yapılan tüm tanımlamalar, özünde belgeselin, gerçekliğin bilgisini kurmaca karakter ve mekanlardan soyutlanmış biçimde, yönetmenin kendi bakış açısı üzerinden yorumladığı konusunda hemfikirdir.

Belgesel film özü gereği gerçeğin bilgisini taşımakla yükümlüdür. Belgeselin sundukları, sinemanın sunabileceği en üst düzey gerçekliği ortaya çıkarmaktadır.

Belgesel film her ne kadar gerçekle kurulu olsa da, onu salt belge yığını olmaktan kurtaran ve sanat aline geretiren belgesel yönetmenin yaratıcı yorumudur. Tanımıyla pekiştirmek gerekirse, her belgeselin bir taşıyıcıya ve omurgaya ihtiyacı vardır. Bu omurga yönetmenin gerçeği yaratıcı yorumlayışının özünü oluşturmaktadır.

Bilindiği üzere herhangi bir sanat dalı ya da onunla ilgili kavramlar üzerine genel geçer bir yargıda bulunan tek bir tanıma bağlı kalmak o sanatın ya da ilgili kavramların tam olarak anlaşılması açısından oldukça risklidir. Özellikle ele alınan konu sinema sanatının oldukça karmaşık yapıya sahip bir türü olan belgesel sinema ise, bu durum daha da zorlaşır. Ancak belgeselle ilgili yapılan çeşitli tanımlardan yola çıkarak, onun genel özellikleri hakkında bilgi sahibi olunabilir.

İngilizce’den Türkçe’ye “belgesell” olarak çevrilen “documentary”, “document” sözcüğünden türetilmiştir. Bu sözcüğün kökeni Latince’de “öğretmek” anlamına gelen “docere” sözcüğüdür. Oxford İngilizce Sözlüğüne göre 1800 yılların sonlarına kadar “documentary” sözcüğü “bir ders; tembih, uyarı” anlamına gelmektedir. Sinemanın ilk yıllarında sadece manzara görüntülerinden oluşan gezi filmlerini diğer filmlerden ayırt etmek için Fransızca bir terim olan “documentarie” kullanılmaktadır. 8 Şubat 1926 tarihinde, The New York Sun adlı gazetede yayınlanan makalesinde John Gierson “documentary” sözcüğüne yeni bir anlam katar, Flaherty’nin ikinci filmi Moana’nın “belgesell değeri” taşıdığını ifade eder:” “Tabi ki Polonezyalı bir gencin ve ailesinin günlük yaşamındaki olayların görsel anlatımı olarak Moana, “belgesell değere” sahiptir.” Grierson belirtilen makalesinde belgesel kavramı üzerinde durmamış, daha sonraki çalışmalarında belgeseli “gerçeğin yaratıcı bir şekilde yorumlanması” diyerek tanımlamıştır. Grierson’un belgeselle ilgili yaptığı bu ilk tanımda kullandığı kavramların her birinin farklı okunabilirliği, zamanla belgeselin ne olduğu üzerine yapılan birbirinden farklı tanımları da beraberinde getirmiştir.

Görüldüğü gibi belgeseller üzerine yapılan tanımlar, birbirinden farklılık göstermektedir. Bu yüzden tek bir belgesell tanımı üzerinde anlaşmak oldukça zorlaşır. Ama tanımlardan hareketle bir film türü olarak belgeselin temellerinin “gerçek yaşam” ve “gerçek yaşamı yansıtmak” üzerine kurulduğu söylenebilir.